Andy Puddicombe: 10 dakika dikkatinizi vermeniz kafi

Hem işte, hem ülke gündeminde böylesine yoğun bir günde, TED’de bu defa “şaşırt beni” opsiyonunu kullandım ve konuşma tipiyle uzunluğunu belirleyerek bana rastgele önerdiği konuşmayı dinledim. “Zamanlama manidar”: konuşma, her gün kendine bir on dakika ayırmakla ilgili! Yok, öyle “kremlerinizi sürmek”, “spor için”, “okumak için 10 dk” falan değil, gerçekten kafayı boşaltmak ve içimize dönmek için 10 dakika. Her gün. Ne kadar zor, farkında mısınız? Ben de izlerken fark ettim. Özellikle de benim gibi optimizasyon hastası, her işini en hızlı ve etkin şekilde yapmaya çabalayan ve bu uğurda yeterince sıkıntı stres yaşayan biri için “boş” kalacak on dakika oldukça rahatsız edici. “Boş” derken, gerçek boş. Ne okumak var, ne internet, ne konuşmak, ne dinlemek, ne yazmak. Her gün on dakika ayırıp tamamen gelip giden duygu ve düşüncelere odaklanmaktan bahsediyor. Bütün gün haddinden fazla çalışan beyni biraz olsun sakinleştirmek ve o anın varlığının farkına varabilmek.
Şarkının dediği gibi: Kolay mı sanıyorsun? / Kolaysa yap o zaman! Meditasyonda öğretilen şey de buymuş işte. O kadar uzun boylu değil diyenler için de, muhtemelen gerçekten dış etmenlerden sıyrılıp içe dönülebilirse geçmek bilmeyecek o on dakikalık “düşünce detoksu” seanslarına başlamak gerekiyor sanırım.

Matt Cutts: 30 günlüğüne yeni bir şeyler dene

Bu kısa konuşma, kişinin kendine kısa dönemli hedefler koymasıyla ilgili. Ecnebinin challenge (zorlu iş, görev, meydan okuma demiş sözlükler) dediği şey hani. Biraz zorluğu da olan, olmayanı oldurmaya çalışan kısa dönemli hedefler. Matt Cutts burada 30 gün boyunca yeni bir şey denemekten, hep yapmak istediğin şey 30 günle sınırlayarak yapmakla başlamaktan bahsediyor. Bu aslında benim tam da bu dönem üzerinde çalıştığım şeyle denk düştü. Önce şu 200 squats challange’a başladım, programı ara sıra aksatarak da olsa tamamladım! Artık bir antrenmanda ben de 200 squat yapabiliyorum, tek seferde ise 100′ü aşabiliyorum. Asıl final testi yarın yapacağım. Şimdi spor için yeni bir program (ama yine bu şekilde bir zaman/adet hedefi olanından) bulmam gerek. TED’le 21 gün de tam da bu türden bir challenge. Aslında mantık basit ve aynı: kendini disipline et, zorla, kimyan tutarsa zaten hayatının bir parçası haline gelir. Konuşmada her ne kadar roman yazmak gibi uç örneklerle gidilse de, ayakları yere daha yakın denemelerin daha verimli olabileceğini düşünüyorum.

Sheryl Sandberg: Neden çok az sayıda kadın lider var

Bilmediğimiz, bazen de bilmek istemediğimiz şeyler var. Dünya kadınlar için zor bir yer. Zorlaştıran bazen bizzat biziz, çoğunlukla toplumun kuralları ve tabi erkekler.
 
Kesin olan bir şey var ki, kadınlar hak ettiklere görevlere gelemiyorlar.
 
İşte bazı gerçekler;
 
190 devlet başkanının sadece 9′u kadın
Meclislerdeki kadın oranı %13
C level yöneticlerin %16
 
Bunu tersine çevirmek için yapılacaklara gelmeden önce Sheryl’ın Lean in kitabından çok etkilendiğimi söylemeden edemeyeceğim. Kadınların daha iyi bir hayat için engellerinden en büyüğünün kendi iç engelleri olduğunu anlatıyor. Kadınlar ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar sanki genetik kodlarımızda var olan cesaretle haykıramama, değerini gösterememe hastalığına kapılıyorlar. İş hayatında benimde 14 yıllık yöneticilik hayatımda gözlemlediğim bir konu bu. Kadınlar ne kadar çalışkan olursa olsun yeni bir görevi kendileri talep etmiyorlar. Hatta kendilerine sunulsa bile tereddütle karşılıyorlar. Daha garantici, daha sağlamcı.
 
Buna karşın erkekler daha cesur, daha talepkar. Durum böyle olunca yumurta tavuk ilişkisi başlıyor. Terfilerde kadınlar geçmişlerine, erkekler potansiyellerine göre yargılanıyorlar.
 
Peki neler yapıcaz da önce kendi içimizdeki engelleri aşacağız?
 
1. Masaya oturun: Kadınlar sistematik olarak kendilerini acımasızca eleştiriyorlar. Azımsıyorlar. Çalışmalarında hep bir eksik bulmaya çalışıyor, başarılarında ise hep bir dış faktör arıyorlar. Başarılı bir kadına sorun nasıl yaptın diye?, %95′i konjonktürden, eşinin desteğinden, x kişinin desteğinden söz eder. Arkadaş ne büyük haksızlık bu kendimize yaptığımız. Ben daha yeni yaşadım. Yeni bir yöneticilik pozisyonu için açtığım ilan için çalışmak isteyebileceğim bir kadın yöneticiyi aramak zorunda kaldım. Durumu anlatıp, iyi bir fırsat olacağını anlattım. ilk söylediği “yapabilir miyim acaba?, çocuk da küçük” . Elimden geldiğince cesaretlendirdim. Ama öyle çalışkan ve başarılı bir yönetici ki, hepsini yapabilir aslen. Ama engellerimiz kafamızda. Biz cesur olmazsak, talepkar olmazsak nasıl yükselip istatistiklerdeki yerimizi alacağız?
MASAYA OTURUN VE CESARET EDİN.
 
2.Eşiniz, kocanızla evde ne kadar eşitsiniz. Kadın ve erkek full gün çalışsa bile araştırmalar gösteriyor ki kadınlar evde 2 kat daha fazla, çocuk bakımına da 3 kat daha fazla vakit ayırıyorlar. Bunun kökeninde erkelerin kötü ve rahatına düşkün olmaları yatmıyor elbette. Toplumsal olarak kadınlardan değil erkelerden bekliyoruz başarıyı. Bunu her daim yapıyoruz ve her hareketimize yansıyor.
 
3. Ayrılmadan Ayrılmayın. AYağınızı gaz pedalından çekmeyin. Bunu yapmaya başladığımızda ilk çocuk yapmaya karar verdiğimiz anlar oluyor. Tempomuzu yavaşlatıyor, hayallerimizi erteliyoruz.
 
sözün özü şu kadın olarak kendi değerimizi önce kendimiz verelim.
 
Funda Seyrek

Ken Robinson diyor ki; “Okullar yaratıcılığı öldürüyor.”

Bazen düşünürüm, acaba ortaokuldan sonra fen lisesine değil de güzel sanatlar lisesine gitsem nasıl bir hayatım olurdu diye. Braz korktuğum, biraz da “formatlandığım” için “doğru ve iyi yol”un okul ve akademi olduğuna inandım. İşte bu konuşma tam da bunu anlatıyor. Eğitim sisteminin dünyanın her yerinde nasıl tekdüze olduğundan, aynı eğitimden geçen yüzbinlerce insanın artık hiçbir fark yaratmadığından (ve bu farksızlığın insanları acımasız bir rekabete ve değersizleşmeye ittiğinden), aslında herkesin “yeteri ve yeterliği kadar ve ona göre” bir eğitim alması gerektiğinden bahsediyor. Gerçekten de şu ölümlü dünyada içimizde en çok duranı yapmak esas olmalı. Belki ancak o zaman bu dünyaya hak ettiği katkıyı verebilir insanlar.

Jenna McCarthy: Evlilik hakkında bilmedikleriniz

Bugünün konuşması evlilik üzerine: “What You Don’t Know About Marriage“. Hayır, o kadar da ciddi değil. Bildiğimiz/düşünebildiğimiz birkaç gerçeğin esprili bir dille anlatımı. Sözün kısası: En sevdiğinizle evlenirseniz ömrünüz uzar. Pozitif olursanız, destekçi ve yardımcı olursanız birbirinizi daha çekici bulur ve daha çok bağlanırsınız. Peki fiziksel olarak? Jenna McCarthy’nin söylediğine göre kadınların eşlerinden daha iyi görünümlü ve zayıf olması karşılıklı fiziksel tatmin için yeterli!
Önemli bir argüman da, yakın arkadaş olunan bir çiftin boşanmasından sonra sizin boşanma ihtimalinizin de 75% kadar arttığı bulgusu. Sanırım insanlar kendilerine yakın ve eş buldukları durumlarda beklenmedik bir gelişme olunca sanki kendi başlarına gelmiş gibi düşünmeye, hissetmeye, kendileri o durumdaymış gibi sorgulamalara başlıyorlar. Bazen ortada olmayan konular için bile simülasyonlar yapmaya başlamak insanı en çok yoran şeylerin başında geliyor. Bırak olunca düşün, olursa o zamanki sen düşünsün, öyle değil mi? Bazen değil işte. Çetrefilli ve senaryolu, ihtimalli düşünmeler, düşünen insanların takılıp durduğu en büyük tuzaklardan. Romantik komedi izlememe öğüdü de bunun bir uzantısı aslında. Bunlardan da uzak durulabilirse, ha bir de En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ı kazanılmazsa, o evliliğin sırtı yere gelmezmiş.
E hadi inşallah o zaman!
 

Dan Ariely soruyor, kararlarımız kendi kontrolümüzde mi?

Karar mekanizmasını işletmek zordur, özellikle benim gibi kararsız insanlar için. Ariely’nin değindikleri bana tam uyuyor aslında: Bazen işler olacağına varsın diye karar vermekten kaçınarak bir başkasının bizim adımıza dizayn ettiği kararlara uymuş buluruz kendimizi, ya da buna çoktan razı oluruz. Kadercilik anlayışı da denebilir adına, varsa Tanrı, ya da alınması gereken kararın diğer uçlarından çekiştiren başkalarının aksiyonlarına göre bizim de yolumuz çiziliverir. İşleri akışına bırakmak bu noktada bir karar mıdır yoksa kabulleniş mi, tartışmak gerek. http://www.ted.com/talks/dan_ariely_asks_are_we_in_control_of_our_own_decisions#
Etik değerler üzerine bu konuşma, ülkenin içinden geçtiği garip, puslu ve çalkantılı dönemde son günlerin moda tabiriyle “zamanlaması manidar” oldu. Anafikir şu: serbest bırakılsa ve çok büyük cezalar/yakalanma ihtimali öngörülmese herkes biraz kopya çeker/suç işler. İnsanlara ahlaki değerleri anımsatılırsa, bu oran belirgin ölçüde azalır. Eğer kendisinden bildiği, yakın bulduğu kimseler de suç işliyorsa, suça yatkınlık artar. Özellikle son kısmının ne kadar doğru olduğunu hepimiz kendimizden bile biliriz; benim için en basit örneği lise yıllarında “herkes yapıyor, bir şey olmaz” psikolojisinin, özellikle kendi arkadaş grubunun gazlamasıyla doruğa çıkmasıdır – ve ne kadar akıllanırsak akıllanalım, bu gerçeklik bizi esir almaya ilerleyen yaşlarda da devam eder. Elbette ahlaki değerlerin ne kadar oturduğu, bu gaza gelebileceğiniz eylemlerin/durumların boyutlarını ve niteliklerini değiştirir. Bütün köyle bir olup 14 yaşındaki kıza toplu tecavüz etmek de bunun bir uzantısıdır, devletin başındakilerin rüşvetle iş yürütmeyi destur haline getirmesi de. Kim bilir, belki de gerçekten ahlaklı olmayı bize hatırlatacak etik sözleşmeleri, yasalar, mesleki andlar, dini emirler gibi olguları hayatın içine daha çok soksak ve bunları insanlara olabildiğince sık tekrar ettirsek suç oranları belirgin ölçüde düşer belki.